Search

Murat Sabuncu Atlatma Haber’de!
Murat Sabuncu Atlatma Haber’de!

Kimi Atlatma Haber’ler sancılı bir.

Duygu Köseoğlu
Duygu Köseoğlu

11 Temmuz 1992'de Zonguldak'ta doğdu..

Atlatma Haber Nedir?
Atlatma Haber Nedir?

Her gazetecinin en büyük rüyası.

Yusuf Kanlı

  • Paylaşın:
Yusuf Kanlı

Barçın Yinanç: Türkiye ve Ankara’nın en veteran gazetecilerinden Yusuf Kanlı ile bir aradayız. Merhaba kırk küsür yıllık bir kariyeri, kırk saniyede bize özetlersen kırk yılın nasıl bir profesyonellik getirdiğini kanıtlamış olursun diye böyle bir mesajla başlayayım.

Yusuf Kanlı: Sevgili Barçın önce yeterinde olgunlaşmışsın direk bana dinozor demeden dinazor olduğumu anlattın. Şöyle ben 1978 1 Ekimde gazetecilikten, ilk maaşımı aldım. Daily News’ten aldım. Aşağı yukarı bütün hayatımı da Daily News’te geçirdim. Bir kısa dönem askerlik için bir kısa dönemde Anadolu Ajansı diplomasi servisini kurmak için Daily News’te olmadım. Onun haricinde hep Daily News’te yazdığım ve çalıştım. Bence çok önemli bir olaydır. Rauf Denktaş’ın bana söylediği gibi “mücahitlik her zaman silahla olmaz. Bazen kalemle olur” derdi. Başbakan bana Kıbrıs’ta enformasyon müdürlüğü teklif ettiği zaman asla kabul etmeyeceksin. Sen orada “kalem mücahidisin” demişti, ben davet ediyorum. 

Barçın Yinanç: Bu anekdottan da anlaşılacağı gibi Yusuf Kanlı, lı ve tabii Yusuf Kanlı’dan gelecek atlatma haber de Kıbrıs’la ilgili olacak. Şimdi bizi hangi seneye götürüyorsun?

Yusuf Kanlı: Aslında çok şey var konuşulabilecek bu konularda. Bir kere aşağı yukarı Kıbrıs’la ilgili bütün süreçlerde ilk haberi ben yazmış oluyordum hep. Bütün barış önerileri bizim veya Rumların hep benden çıktı şimdiye kadar hatta her tarafın reddettiği 1 Nisan belgesi var meşhur onu bile yazdım. Yani Türklerden ziyade Rumlardan kaynağım oldu hep. O büyük bir avantajdı. Hala daha devam ettiğimiz. Şimdi de isterseniz Annan Planı nasıl başladıyı konuşalım bugün.

Barçın Yinanç: Meşhur Annan Planı Türk tarafının kabul edip referandumda Rum tarafının reddettiği bir plandı bu. Bunun öncesine götüreceksin bizi galiba.

Yusuf Kanlı: Biraz. Önce önceye gitmemiz lazım. Şimdi 2001 yılının başlarında, şimdi konuya hakim olduğunuz zaman dosyayı bildiğiniz zaman kokular gelmeye başlıyor. Kokular gelmeye başladı. Korkmaz Haktanır, rahmetlik o zamanlar Dışişleri Bakanlığı müsteşarı idi. Birkaç kez denedim ser verdi, sır vermedi. Yunan kaynaklarına ulaştım. Onlar da benzer bir şeyler olduğunu hissettirdiler ama açıklama vermediler.

Barçın Yinanç: Yani kokular sanki taraflar arasında bir trafik oluyormuş gibi kokular alıyorsun sen.

Yusuf Kanlı: Var var hatta şeyi de biliyorum. Cenevre’de görüşmeler olduğunu, İstanbul’da görüşmeler olduğunu, Atina’da görüşmeler olduğunu biliyorum. Şeyleri bile kontrol ettim.

Barçın Yİnanç: Nereden biliyorsun?

Yusuf Kanlı:  Sayın Haktar’ın gidiş gelişlerinin uçak biletlerini bile Dışişleri kaynaklarından aldım. Her şeyi biliyorum, günlerini biliyorum da şey yok. Elimde detay yok, hiçbir şey yok. 

Barçın Yinanç: Ve doğrulatamıyorsun galiba.

Yusuf Kanlı: Doğrulatamıyorum. Yani ne Türk tarafı doğruluyor, ne  Türk tarafı doğruluyor, ne de Yunanistan doğruluyor ama olay var biliyorum. Epey bir dönem böyle gitti. Sonra Kleridesle ( Cumhuriyeti 4. Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides) daha önceki bir uluslararası toplantıda arkalı önlü uçağımız inmişti.  Uzun ömür versin Allah. Bu Hikmet Çetin çok iyi bir Dışişleri Bakanı biliyorsunuz. Türkiye’nin belki gelmiş geçmiş en iyi işleri bakanlarından. Çekirge gibiydi. Bakanlığı döneminde hiç durmuyordu bende o dönemin büyük bölümünde Anadolu Ajansı’nda görev yaptım. Dolayısıyla aşağı yukarı bütün gezilerinde C-30’larla; şimdiki böyle lüks uçaklar da gitmiyordu. C-130’lar da dona dona gidiyorduk ziyaretlere. 

O gün de arkalı önlü uçağımız indi Rum lideriyle ve vize kuyruğunda arka arkayaydık. Türk pasaportumu cebime koydum. KKTC pasaportumu çıkardım? Kıbrıs Türk pasaportumu çıkardım yani. Üzerleri çok benziyor ikisinin. Klerides bana döndü Rumca “A sizde mi Kıbrıslısınız” dedi. Kıbrıslı Türk’üm Rumca bilmiyorum dedim. Anladım şeyi ya o kadar biliyorum. Niye böyle dedi. Dedim siz bu kafayla giderseniz yakında tüm dünyaya bu pasaportla gideceğiz biz dedim. Birazcık espriydi tabi ama Klerides’le dost olduk. O dostluğu kullanarak Klerides’ten mülakat istedim. Daha önce tüm Rum liderleriyle de mülakat yapmıştım zaten Nikos Sampson hariç. Bir de sonra Tasos Papadopulos hariç hepsi ile görüştüm. Verdi randevuyu. Ben Kıbrıs’a gittim Rum tarafına geçtim, mülakatı yaptım ama mülakatta her türlü gayretime rağmen hiç tuzağa gelmiyordu. Boyuna yan taraftan kaçıyor. Yan taraftan kaçıyor.

Barçın Yinanç: Sen şunu anlamaya çalışıyorsun; taraflar arasında bir temas var mı?

Yusuf Kanlı: Bir şeyler var, bir şeyler oluyor, bir sürece gidiyoruz, onu doğrulatmaya çalışıyorum.

Barçın Yinanç: Doğrulatmaya çalışıyorsun fakat o da az tilki değil.

Yusuf Kanlı: Değil, değil biliyorsunuz Demirel, Denktaş, Klerides bunlar aynı ekolün oyuncuları aslında siyasetçileri. Bunlar, siz ne derseniz deyin kafalarındaki söylerler. Önemli olan oraya doğru birazcık gütmeniz olayı. Sonuçta dayanamadım yani şimdi Denktaş da o kadar dost olmalarına rağmen ikinci seçilmesinin üzerinden iki buçuk yıl geçmiş. Ama Denktaş ile görüşmeyi reddediyor. Dedim ki Denktaş ile niye görüşmüyorsunuz? Niye temas etmiyorsunuz ve birden hayatımın sürprizi geldi. “Tell him to come of your coffee/ Ona söyle gelsin kahve içelim”. Büyük bir olay tabi benim için. Durup dururken doğrudan bir mesaj almıştım. Türk tarafına döndüm, oturdum haberimi yazdım. Gazeteye gönderdim. Ama tabii haberi yazıp gazeteye göndermenin ardından bir şeyi fark ettim. Bunun bir de cevabı olması lazım. Denktaş ile, Denktaş benim için baba yarısı gibiydi. Hep çok yakın görüşüyorduk. Randevu almam gerekmiyordu, Lefkoşadaydı. Denktaş’ın ofisi üç adım ötedeydi. Doğrusu hemen gittim oraya. Denktaş ile bahçede bir çardak altında, arka tarafta oturduk. Sohbet ederken dedim; Klerides size kahve içmeye gel diyor. ‘Yetmez’ dedi. Söyle ona “gelsin yemek yiyelim”. Haydaa kahve ile başladık, yemeğe geldik. Tabi ben olayı kapattım, oturdum bu sefer onun haberini yazdım. Onu gönderdim gazeteye ama duramadım. Dosdoğru Rum tarafına geçtim, tekrar Klerides’in ofisine gittim, bekledim, aldılar dedim cevabı da getirdim sana Denktaş da diyor ki ‘yemeğe gelsinler’. Tabi olayı bitirdim zannediyordum, döndüm ardından gazeteden dediler ki o zaman gazete Hürriyet’in aldığı durumdaydı. 

Barçın Yinanç: Hürriyet çatısı altında.

Yusuf Kanlı: 2001’in başından bahsediyoruz. 2001 başı Mart ayından bahsediyoruz. Ocak ayında bu iş bitmişti. Hürriyet yüzde 49’unu almıştı gazetenin artık. Ertuğrul Özkök’ün o zamanki gazete yöneticileri İlnur Çevik’e “Beklesin bu haber bayramda kullanırız” demiş. Bayrama iki hafta vardı. Tabi ben çıldırdım. Çünkü haber sıcak davet var, yemek var. Nasıl olacak bu iş? Sonuçta bekledik ama tabi diplomaside o kadar süratli gitmediği  için sonuçta bayramın birinci günü önce Klerides’in “Bre Denktaş, gel kahve içelim”  başlığıyla bir yazımız çıktı Hürriyet’in manşetten. Ertesi gün de Denktaşın “Kahve yetmez. Yemeğe gel” haberi çıktı

.Barçın Yinanç: Allah’tan şanslıymışsın ki sızmadı.

Yusuf Kanlı: Ve bir gün sonra haber düştü her tarafa. İki  liderin görüşmekte olduğu ve o hafta sonunda Denktaş’ın Klerides’i ilk defa kendi evinde yemeğe alacağı ortaya çıktı. Büyük bir olaydı ama tabi daha da önemlisi benim için; 09.16-Annan Planının başlangıcı oldu. Hiç kimse o gün söylemedi ama ben biliyordum o gün. Dedim işte yeni süreç başladı artık. Adının ne olacağını tabi bilemezdim ama yeni sürecin başlangıcı oldu ki daha sonra bunu hem Klerides hem Denktaş kabul ettiler. O noktadan başladık diye.

Barçın Yinanç: Tabi bir gazeteci için en kötü ve stresli olay aslında bir haberi bilip yazamamak durumu. Tabi bu durumda genel yayın yönetmeni, gazetenin yöneticileri mani olmuşlar. Bir de zaman zaman öyle durumlarla karşılaşırız ki bazen haber kaynakları frene basmanızı ister. Seninde böyle bir yine bir anekdot un var. Orada da bir atlama yani senin atlaman değil biraz atlatılman mı diyelim nasıl söyleyeceğiz bunu bilmiyorum ama bunu da dinlemek isterim.

Yusuf Kanlı: Bence oradaki olay şey; hep biz gazeteciler özellikle terör konusunda karşı karşıya kaldığımız bir şey vardır, sıkıntı vardır. Önce vatandaş mıyız? Önce vatanımızı savunmalıyız? Yoksa önce mesleğimizi gazeteciliği mi yapmalıyız? Burada çeşitli görüşler var. Doğrusu bende çeşitli zamanlarda çeşitli şekilde davrandım. Bazen vatandaş oldum. Bazen gazeteci oldum. Bu da onun gibi bir şey. KKTC’nin ilanını 1983’te bir hafta önce öğrendim. Gününü de öğrendim ama 14 Kasım olarak öğrendim. O zamanlar Ankara’daki KKTC Büyükelçisi Peker Turgut’la da paylaştım konuyu. Tabi sayın rahmetli değerli liderimizle Rauf Denktaş bir talimat verdi “yazmayacaksın” dedi. Yazmayacağım da elimde yani o kadar sıcak bir patates var ki. Kendi kendimi yedim. 14 Kasım akşamı Danimarka Büyükelçiliğinde bir toplantı vardı. Onların milli günüydü. Pakistan büyükelçisi geldi ve Yusuf bey “KKTC’de bir şeyler oluyor gibi duyuyoruz. Ne oluyor” dedi. ‘Yarını bekleyin dedim.’  Ne demek istiyorsun? dedi. Valla daha fazlasını diyemiyorum, yazamıyorum dedim. Ama anladığını düşünüyordum. Yani şey olarak birçok ülkede benzer şeylerdeydi. Nitekim benim konuştuğum saatlerin ardından KKTC ile görüşme yapılamadığı ortaya çıkmaya başladı falan. Ama 14 Kasımda bir şey olmadı. Meğer New York’taki BM Ofisine ulaşması bekleniyormuş deklarasyonun. Ben bir gün yanlış anlamışım olayı. Yani yazsaydım da bir gün yanlış yazacakmışım ve sonuçta 15’inde bağımsızlık deklare edildi. Bende 15’inde yani yanılmış olmanın siniri ile o gün izne çıktım. Amcam geliyordu Ankara’ya, ona Ankara’yı gezeceğim diye düşündüm. İzin almıştım. Sabah 8 buçukta işte evdeyim falan kapı güm güm vurularak kalktım. Şoför kapıda o zamanlar cep telefonları falan yok. Kalktım ve tabii önceden hazırladığım dosya belli, her şey belli. Kronolojisi olayın gelişimi nasıl buraya gelindiği her şeyi sayfalarca yazılmış. Biz özel bir  Kıbrıs, KKTC ilan edildi yazısı yazdık ama tabi benim içimde acı kaldı. Benim bildiğim ve atladığım bir haber nasıl olur, oldu? 

 Barçın Yinanç: Aslında bu enteresan bir örnek. Gazetecilerin her zaman karşı karşıya kalabildiği bir durum. O da haber kaynaklarımızın zaman zaman size bir bilgiyi yazmamak kaydıyla vermesi yahut da yaz ama kaynak gösterme demesi. Genelde ingilizce kullanıyoruz; bazen background bilgi deniyor, bazen off the record  deniyor. Ama bazen de gerçekten çok önemli ve büyük haberle ilgili hakkaten elinizi ayağınızı bağlayabileceğiniz durumlar oluyor. Bu aslında her gazetecinin kendi kurduğu ilişkiye biraz bağlı, herkesin kendi değerlendirmesine bağlı. Bazen şöyle diyebilirsiniz; ben hani bu kezlik bunu yazmam ama en azından bir sonraki mesele de bana bir borcu olur, benim başka bir haber atlatmama vesile olur diye bakan olabilir, yahut da hayır ben hiç böyle bir şey tanımam diyen olabilir. Ama senin yine böyle çok güzel bir başka anekdotun var yazma yazmama noktasında.

Yusuf Kanlı: Başka bir fırçaya yeme olayım var. Şimdi rahmetli Demirel’in siyasete döndüğü dönemdi yani uzun bir yasak döneminden sonra başbakan oldu ve biz de yasaklı döneminde biliyorsunuz tuka kaydı kimse yanında yanaşmıyordu. Ama ben sosyal demokrat olmama rağmen Demirel ile çok düzenli olarak perşembe akşamları görüşüyordum. Gece 11’den sabah 3’lere kadar çok zevk alıyordum bunlardan. Çünkü demokrasi okuluydu benim içinde. Çok şey öğrendim, devletle ilgili, konularla ilgili. Başbakan olduktan sonra da temaslarımız devam etti ve o yakınlığımız da devam etti. Ama çokta böyle şey değildik; yani haber kaynağı, haberci ilişkisi. Zaten her zaman söylerim, biliyorsun beraber de çalıştık;hiç bir haberci haber kaynağına soru soramayacak kadar yahut aleyhinde yazamayacak kadar yakın olmamalıdır. Temel prensip budur. Bir gün de Demirel ile oturduk. Çok önemli şeyler anlattı.

Barçın Yinanç: Pardon seni kesiyorum. Zaten onun için Denktaş ile sanıyorum bir barışık bir dargındınız.

Yusuf Kanlı: Hep öyle olduk. Yani 3 aydan fazla barışık dönemimiz yoktur. Hiç olmadı. Yani daha sonra ama düzelttik arayı. Karşılıklı güvenimiz vardı, baba gibiydi benim için keskin bir şey olmadı. Sonuçta Demirel de çok önemli bi olayı anlattı. Detaylarıyla anlattı, anlattı, anlattı. Bende tabi zevkten sekiz köşeyim. Notumu alıyorum. Ooof, dünya kadar haber var işin içerisinde gibi düşünüyorum. Sonra bitirdi, “Bunları yazmıyoruz ama” dedi. Bir gazetecinin korktuğu, en çok korktuğu cümle aslında “Bunları yazmıyoruz ama”. Gazeteye gittim, konuyu anlatmadım dedim ki  “Demirel’den bir şey çıkmadı, bir şey demedi” falan dedim ama ölüyorum çılgınlıktan. Yani nasıl olacak bu iş falan. 

Aradan 2 hafta geçti. Yine Demirel ile karşılaştık. “Gel bakayım” dedi. Yanına gittim. “Niye yazmadın dediklerimi” dedi. Ama efendim “Yazmayacaksınız dediniz” dedim. “Ya kardeşim” o şey üslubuyla; “Sen nesin gazetecisin ben neyim siyasetçiyim, bir siyasetçi, bir gazeteciye yazmayacağı bir şeyi söyler mi kardeşim?”  Tabii kaynar sular başımdan aşağı indi. Konu geçmiş, gündem geçmiş, değişmiş. Yani çok önemli bir detay. Ama tabi o da işte dediğin gibi Demirel ile aramızdaki ilişkinin bir başka aşamaya taşınmasına sebep oldu.

Barçın Yinanç: Ama hakikaten bu enteresan bir anekdot. Çünkü orada bazen gazeteciler olarak ikilemde kalabiliyoruz. Yani bazen gerçekten birisi yazmaman kaydıyla sana hani devlet için çok hassas olabileceği aslında bunu vermekle yükümlü olmadığı, belki bu bilgi verirse başımın belaya girebileceği durumlarda bir gazetecinin konuya biraz daha vakıf olması, ona göre yazılarını şekillendirmesi nedeniyle bazen böyle bir açılım da bulunabiliyor. Yazmamak kaydıyla bunu sana söylüyorum diyebiliyor. Şimdi demek ki durumdan duruma değişiyor. 

Yusuf Kanlı: Onu da olduğunu öğrenmiş olduk.

Barçın Yinanç: Onu da farklı bir şekilde analiz etmek gerekiyor. Ya aslında burada yazılsın diye demekki söylüyor diye algılamak gerekiyor. Ben hani genelde eğer özellikle de çok sayıda gazeteci varsa o zaman zaten mümkün değil. Etik olarak o verilen sözü turmak gerekiyor.

Yusuf Kanlı: Zaten mümkün değil ağabey. Ben yine de, yani o fırçaya rağmen ben hiçbir zaman bana yani benim namusuma terk edilen bir konuyu hiçbir zaman deşifre etmedim. 

Barçın Yinanç: Evet, bu başka bir…

Yusuf Kanlı: Benim kendi anlayışım gereği yani. Nitekim ben hiçbir zaman bir resepsiyonda duyduğumu haberleştirmedim, istemedim. Haberleştirilmesini de kabul etmedim. O bir istihbarattır doğrulattırılacaktır daha sonra veya ne bileyim çok özel bir yemekte konuşulan bir konuyu haberleştirmeyi hiçbir zaman kabul etmedim. Benim yanımda çalışan arkadaşların yapmasını da kabul etmedim. Çünkü o da aynı şekilde yemeğin atmosferinde  insanlar dağlar yaratabilir. Halbuki çok tırı vırı bir konu olabilir konu veya o dediklerini yapmamış da olabilirler. O konunun, akışın getirdiği bir konudur. 

Barçın Yinanç: Evet ama orda belki alınan o işareti..

Yusuf Kanlı: İstihbarattır 

Barçın yinanç: Evet onun üzerine gidilip, genişletilebilir, isim istenebilir.

Yusuf Kanlı:  Tabiki tabiki ama dediğimiz gibi haber doğrulanmış istihbarattır. O da istihbarattır. Haber ile istihbaratı ayırmak lazım.

Barçın Yinanç: Çok teşekkürler Yusuf Kanlı. Ankara’da Gazeteciler Cemiyeti’nin Basın Evi’nde ki burası bağımsız gazetecilerin gelip çalışabilecekleri, çeşitli imkânlardan, internetinden olsun, kamera odasından olsun yararlanabilecekleri bir mekanda, bu projede bana destek veren genç gazeteci arkadaşım Duygu Köseoğlu ile bizi konuk ettin. Çok teşekkür ediyoruz.

Yusuf Kanlı: Sağolun. Ben de burada sizi görmekten çok mutluyum. Basın Evi yıllar süren bir rüyanın gerçeğe dönüştüğü bir hal, bunun için de Avrupa Birliği’ne bize verdiği destekten dolayı teşekkür ediyorum.